Bir kentin düşünce hayatını yoksullaştırmak için kitapları yakmaya gerek yoktur. Okumayanların, düşünmeyenlerin ve sorgulamayanların en yüksek sesle konuştuğu bir ortam yaratmanız yeterlidir.
Zülfü Livaneli, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir youtube yayınında Türkiye'nin giderek derinleşen kutuplaşmasını, sosyal medyanın yarattığı düşünsel çoraklaşmayı ve fanatizmi anlatıyordu.
Kendi adıma oldukça öğretici bulduğum bu yayında, Livaneli'nin özellikle bir tespiti üzerinde durmak istiyorum.
Hayatını okumaya, yazmaya, düşünmeye adamış insanların karşısına hiçbir entelektüel birikimi olmadan çıkıp “Bu da benim fikrim” diyenlerden söz ediyordu.
İşte çağımızın salgını da belki de burada başlıyor.
Bilmediği konuda susmayı eksiklik, hakaret etmeyi cesaret, her meselede hüküm
vermeyi de üstünlük sanan bir zihniyet!
Elbette herkesin fikir sahibi olma hakkı vardır. Ancak fikir sahibi olmakla fikir üretmek aynı şey değildir.
Kanaat ile bilgi, özgüven ile yetkinlik, gürültü ile düşünce arasında ciddi farklar bulunur.
Beş kitap okumadan beş bin kitap okumuş insanlara akıl vermeye kalkışmak, düşünce özgürlüğünün değil, cehaletin kendisine duyduğu hayranlığın göstergesidir.
Ne yazık ki bu manzaranın Aydın'daki karşılığı hiç de yabancı değil.
Düşünsenize, sosyal medyada ahkam kesen, ömürleri boyunca dört kitap okuyup okumadıkları bile şüpheli olan o meşhur “4 A”yı...
Diğerlerinin de pek farkı olmadığı aşikar.
Aydın'da sosyal medyayı az çok takip edenler, şansları yoksa bu trol paylaşımlarıyla mutlaka karşılaşmıştır.
Ortaya koydukları düşünsel birikimden çok, sosyal medyadaki saldırganlıklarıyla görünür olan bu kişiler, kendilerini herkese siyaset dersi verebilecek bir konumda görüyor.
Siyasi himayeleri ise bir gün sağda, bir gün solda, bir gün o gemide, ertesi gün başka bir gemide…
Rüzgar nereden eserse yelkenleri o tarafa çeviriyorlar.
Kaptanın rotası değiştikçe oyuncuların ilkeleri de değişiyorsa, ortada siyasi bir duruştan çok, konjonktüre göre şekillenen bir omurga rahatsızlığı var demektir.
Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri, siyasetin yalnızca iktidar mücadelesi olmadığını; kültürün, düşüncenin ve aydınların toplumsal yaşamı şekillendirmedeki rolünü de hatırlatır.
Gramsci'nin düşünsel mirasını değerlendiren Joseph A. Buttigieg'in dikkat çektiği “eleştirel özen ve ciddiyet eksikliği”, bugün Aydın'da karşılaştığımız sorunu tarif etmek için oldukça yerinde bir ifadedir.
Çünkü ortada yalnızca birkaç sosyal medya hesabının yarattığı gürültü değil, bir entelektüel yoksullaşma ve siyasi seviyesizlik sorunu var.
Bu kelime fakirleri, birkaç ezber cümleyle yapay zekaya yazdırdıkları metinlerle, neredeyse yapay zekayı bile cahilleştirmeyi başarıyorlar.
Zülfü Livaneli'nin sözünü ettiği zehirli sarmaşıkların Aydın'ın düşünce ve siyaset hayatını kuşatmasına izin vermemek gerekiyor.
Çünkü cehalet öğrenerek giderilebilir. Ancak cehaleti üstünlük, hakareti cesaret, fanatizmi sadakat sanmak çok daha derin bir sorundur.
Bir kentin asıl talihsizliği, düşünce üreten insanların azlığı değil, düşünce üretmeyenlerin kendilerini o kentin düşünsel otoritesi ilan etmesidir.
Aydın, bu kadar sığ bir tartışma iklimini hak etmiyor.












Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir